|
Tweet |
Tecrit!
Sayfa sayfa avuç içine kadar parmak izi,ellere yapışan mürekkep,üzerinde rakamların olduğu önden yandan çekilen sen mahkumsun diye haykıran fotoğraf mahkumluğun ilk adımları.Hürriyetsizlikle yürürken uzun koridorda açılan ve geçince kapanan demir kapıların insanın ruhuna neşter atan sesi.Tecridin kapısı açılınca içeride iki kişi biri aşina oldukça tanıdık şehrin mimarının aradığı Hidayet Başkan.
Saat kim bilir kaçtı ikisi uzanmış biri horlarken uykum yoktu.Banyoya girdiğimde sıcak su akıyordu.Yıkansam dünyanın pisliğimi temizlenir,yoksa ben nefret taciri cemaatin esaretinden kurtulur muydum?
Suyun altında ne kadar kalmıştım su soğumaya başlarken kaldığım yere geri gelmiştim.Suyu kapatıp atletime kurulanıp üzerimi giymiş atleti yıkayıp sıkıp kalorifer peteğine sermiştim.Bu kadar sefil bir dünyada yaşamak benim için neden önemli hala bunu bilmiyordum.Yatağa uzanıp battaniyeyi üzerime çekip gözlerim kapanırken ne kadar tuhaf çok geçmeden beynim geçmişe gitmişti.
Yıllar sonra Mevlüt’ün sesi yankılandı beynimde’’öğrenecek ve unutacaksınız bilgi günü gelince gerekir’’demişti.
Gecenin ikisinde kaldırmışlardı yataktan.Sonra bir kamyon kasasında 24 kişi bir birimize bakıyorduk -35 derece soğukta.İki saat kadar sonra araç durmuş sırt çantalarımızla inmiş çadırları araçların ışığında kurup yatmıştık.10 dakika olunca kalkmıştım ne biçim bir işkenceydi on dakikada ağzımdan ve burnumdan çıkan buhar buz yaparken yanağım çadır brandasına yapışmıştı.Artık gece boyu uyunan uyku iki saat kadardı.Bir dağ eteğinde beyaz karlar üzerinde her gün düşenler bayılanlar oluyor gittikçe eksiliyorduk.Çadırları toplayın dediklerinde 14 kişi bir birimizin yüzüne bakıyorduk.Yine uzun bir yolculuk olmuştu.
Oldukça büyük ve sıcak bir salonda küçük bölmelerdeki kamp yataklarını gösterip,köşede banyo var dileyen temizlenir isteyen dinlenebilir talimatı verildi.Arazide geçen soğuk ve yorucu günlerden sonra sıcağın verdiği mahurluktan ayaklarım bedenimi taşımıyordu.Sırt çantasını kenara bırakıp postalları çıkartınca ayağımda ve parmaklarımda oluşan yaralardan çıkan kanlı sıvıya çoraplarım yapışmıştı.
Uzandığımda huzur veren bir sessizliği işkenceye dönüştüren bir çift potin sesiydi.Bir baştan diğer başa kırk üç adımda gidiyor dönünce kırk dört adımda geri geliyordu.Kapanan gözlerimi zorda olsa açıp biraz doğrulup neden saydım,neden giderken 43 olan adım sayısı dönünce 44 oluyor diye hayıflanarak geri yattım.Haftalardır bitip tükenmeyen o komut kalk emri verilirken bir robot gibi ayaktaydım.Elindeki kağıt kalemi uzatınca almıştım.Yazıyla ayak sesini sormuştu.Rakamla 43-44 yazarak uzattım.Tebessümle girişe bıraktığı torbayı gösterip köşede banyo var temizlen üzerini değiştir biraz sonra sıhıyeler gelip ilgilenecek diyerek yan bölmeye girdi.
Ne tuhaf bir çift yeni potinde vardı.
Odada uyuyup sorduklarında koridordaki nöbetçinin her turda kaç adım attığını söylemek tabilotun bir gözündeki tatlı kadar basitti.Zaman yoktu hangi gün hangi saat belli değildi anlamı yoktu.
Hayatmı anlamsızdı,insanlarmı?
Sen dağlarda kürtün olmuş bir kar,
Durmaz!yüreğindeki sitemler üzerime yağar,
Onca yükün altında güneşe hasret bir kardelen var,
Yine geldi bak bu kente mülteci bir bahar,
Sen gelincik ben yağmur bırak toprağa yağayım,
Köklerinden can olup sana yeniden kavuşayım.
Usta bir yalnızlığın içinde,27 koca sene sonra!
Dördüncü masada arada Gazinin hayat dolu gülüşü tebessümle içime işlerken iki günde kendime zor gelmiştim.
Çetin arada sen artık mahkumsun alışsan iyi olur çıkart üstündekileri giy eşofmanları rahat ol dese de olamıyordum.Ben bir zindandan çıkıp demir kafese girmiştim.Nasıl bir oyun ne kadar acımasız bir dünya içindeydik.
Hani gökyüzü hepimizindi,hani gökyüzü parsellenmezdi,alın ulan işte payımıza kibrit kutusu gibi bir gökyüzü düşmüştü.Burhan elindeki kahveyi uzatarak,
-Dayı ne kadar bakarsan bak dört köşe ama güneş ısıtıyor artık.
Haklıydı Vanlı Burhan,yüzümüze vuran sabah güneşi ısıtıyordu.Arkasından Burhan sigaran var mı derken cebimden çıkartıp uzatırken yok daha var,bittiyse paket bulayım sana diye derken yinede birer tane yakmıştık.Sigaranın filtresini kırıp içmek bile kesmiyordu mahpusun korkunç kasvetini.
Demir beton ve taş yığını kim bilir kaç hayat,kaç insan bu taşlarda bu betonda ömür tüketti üç adımlık avluda volta atarak.
Çok tuhaftı 70 bin kişinin yaşadığı bir şehirde bir alkoliğin dışında kimse bana bir ihtiyacın var mı diye sormamışken burada cemaatin dışladığı bana 27 kişi her gün bir ihtiyacın var mı diye sorması içimde topluma karşı bir nefret uyandırıyordu.
3.gün
Kaloriferin sıcak petekleri sızlayan dizlerimi ısıtıyor sıcaklık bedenime yayılıyordu.Kolay değildi insana yapılan zulüm.Koca cezaevinde bana verecek ranzaları yoktu.Merdiven altında bana verdikleri yatağın üzerine yattığımda yaylar pısıyor sırtım betona yapışıyordu.Koğuşun camları devamlı hava alsın diye açıktı.Betona serdiğim yatakta elimden geldiğince az uymaya çalışıyordum.Belki üç saat belki dört yinede gözlerim açılırken titrediğimi hissediyordum.Dışarıda ağaçlar ben girerken tomurcuklanmıştı belki bahar kokuyordur her yer senin gibi.Lanet olsun yüreğimdeki senide taşıdım ya buralara dün gece gözlerin düştü mahpus uykularıma.
Ne güzel yinede uyanmak,küçük demir parmaklı pencereden gökyüzüne bakarak sigara içmek.Burhanın sesiyle bir an daldığım senli düşten uyandım.Elindeki ince belli bardaktaki çayı uzatırken sigarayla iyi gider diyordu.Haklıydı taze çayın tadı bir başkaydı.Aslında içimde fırtınalar kopuyordu.Payımıza düşen gök kubbede kanat çırpan süzülen bir kuş dahi yoktu.Burada olduğumu kimseler bilmiyordu.Haber vermem gerek bir arkadaşa,telefon etmek hakkım dedim müdürlüğe dilekçe ver dediler.Bu sabah üçüncü dilekçeyi verdim.
Burhanın sesi yine gelmişti ‘’sayım arkadaşlar’’ diye bağırıyordu.Sigaramı söndürüp biten çay bardağını yıkayıp sepete yerine koyup yukarıdan inen uykulu gözlü insanlar arasında yerimi almış karşılıklı tespih tanesi gibi dizilmiştik.Gardiyanın biri sayarken diğer ikisi kapıyı açıp avluyu kontrol ederken o koğuş camının demirini kontrol etmeleri yok mu gıcıklık buysa gıcık oluyordum.Sanki biri testereyle kesecekti.
-Allah kurtarsın.
Demeleri ne kadar anlamsızdı.Bizi bu demir kafese Allah koymadı insanlar tıktı bir hayvan gibi.Şimdi bu davaya bakan Savcı ve Hakim ne kadar huzurlu uyuyordur diye iç geçirdim bir an.Her şey yasal ve uygun verilen hükmün bozulması yasa gereği imkansız.Diyarbakırlının sesiyle kendime geldim hadi otur kahvaltı yapalım diyordu.Aç karna içilmiş iki sigaradan sonra kahvaltı iyi oluyordu ve olmuştu.
İkinci çay ve yanında filtresini kırdığım sigara ile yeni yaşam alanında payımıza düşen kibrit kutusu büyüklüğünde gökyüzü altında beton avluda üçüncü sabahımdı.Hava açık ama güneş hala buralara gelmezken bir yaprak dahi yoktu ortalıkta.Taburede oturduğum avlunun diğer köşesinde sporcular sabah sporu yaparken gözlerim yeşil alan arıyordu ve bulmuştum.
Sporcular gibi.Onlarda bulmuştu demir kafeste spor yapmanın çaresini.Ne garip insan istedikçe her şeye çare buluyordu.Bir fırça sapına karşılıklı bağlanmış 10 ar tane 1.5 litrelik su şişesi harika bir halterdi ve onlar halter çalışıyordu.
Yanımdaki duvarın alt kısmı yosun bağlamıştı.Olsun bu bile güzeldi gür ormanların çıkar uğruna yakıldığı bu dünyada.Bir karışlık yeşil bir yosun yumağı gözümde balta girmemiş bir orman olmuştu bir anda.İşte şu sarmaşıkları geçersem karşıdaki koca meşenin yeni yeşeren yaprakları ve görkemli güzelliği altında çayı yudumlarım.Oraya ulaşana kadar yorulmuştum yeni çıkan yeşil otların üzerine oturup sırtımı koca meşeye vermiştim.
Hemen yanında küçük bir dereden dorukta eriyen karların suları çağlarken elimdeki çayın tadı bir başkaydı.Derin bir bahar,havada keskin bir zerdali çiçeği kokusu vardı.Yoksa Kavranın kaşa orman yapmak için diktikleri zerdali ağaçları çiçek açtı o kokumu geliyor diye kendime sorarken saçmalama dedim.O dikilen fidanların bir metre altından cam gibi yağ tuzu çıktığını en iyi ben bilirdim.Sigaramdan bir nefes çekerken aldığım yüksek bazda nikotin ciğerimi yakmıştı.
Tepemdeki dalda bülbül yine aynı nağmeyi çalıyordu’’uzaklarda sevdim ben seni’’ uzattığım ayaklarımın yanında güneşe merhaba diyen Çiğdeme takılmıştı gözlerim.Etrafa dikkatlice bakıyordum gelincikler açmış mı diye yoktu sahi daha zamanı vardı.İki tane bal arısı çiğdemin özünden almak için sanki mücadele ediyordu.
Meşenin taze yaprakları arasından yüzüme vuran güneş gözlerimi kamaştırıyordu.Hafif esen rüzgarda omzuma sanki geçen seneden kalan bir meşe palamudu düşmüştü.Ama aklıma takılan bu değildi başka bir şeydi.Rüzgarda kokun vardı gülüm,hala düşmemişken payımıza ölüm.Seni her ana sığdırmak güneş görmeyen zindanlarda yaşatmak bile aşkın ta kendisi olmalıydı.Aklımda sen,ciğerimde kokun,gözlerimde yine gözlerin sen varsan bende varım her zulme inadına dayanır zindanları bahar yaparım be gülüm.
Yinede gözlerim yeni yeşeren otların arasında düşen meşe palamudunu arıyordu dikmeliydim onu bu zindana.İnsanların çürüdüğü zindanlar değil gür ormanlar,bilge fidanlar gerekirdi insan için insanlığa.Nereye düştü diye bakınırken omzumdaki el ile kendime geldim.Burhan gülerek yüzüme bakıyordu.
-Dayı neredeydin çok uzaklara dalmışsın,demlikte çay var içersen.
Kalkıp çayımı tazeleyip geri avluya gelip plastik tabureye oturunca güneş artık bizimdi.Burhana sigara uzatırken verme dayı sigaranı kimseye idareli kullan burada ne kadar kalacağın belli değil derken yak takılma bunlara dedim,Burhan,
-Dayı sen delimisin para için buralara gelinirmi yokmu ensesi kalın birileri yakaya yapışıp daya bıçağı karnına vermese geçir öyle gel mapusa.
Garip bir yaklaşımdı ben senelerdir yaşamak için çırpınırken 50 kuruşluk ekmeğe dahi göz dikmemişken mesele para değildi maddi zarara göz yumup benden eşkıya gibi para istemeleriydi.Yoksa üç kuruş parayı çalışarak kazanmak benim için üç gün sürerdi.Burhan’ın bu eşkıyalığı nedendi şimdi.Burhana sen neden buradasın diye sorduğumda gasp hırsızlık hepsi var derken yanımdaki tabureye oturmuştu,Burhan,
-Gasp ettin çaldın ama buradasın,nerede kazandıkların bak paran yok burada meydancılık yaparak diğerlerine hizmet ediyorsun.
-Sorma dayı.Böyle olacağını bilmiyor düşünmüyordum ama cezam bitsin bu defa akıllı yapacağım.
-Ne yapacaksın?
-Dayı bir ağabeyimiz vardı.Biz sekiz on kişi ona çalışırdık.Arabalardan çanta insanlardan para aklına ne gelirse akşama kadar toplar ona verirdik.Oda bize akşam hasılattan pay verirdi düşünsene günlük en az bin lira evin eksiğini alır kalanı barda pavyonda yerdim.Ben başka suçtan içeri girdim.Onlarda yakalanmış benim adımı vermişler ondanda ceza aldım işte buradayız.Çıkayım ben biliyorum nasıl yapacağımı.
Sanırım bazı insanların kanında çalışmak ve alın teri yoktu.Birileri çalışacak bu insanlar çalacak gasp edecekti sanırım bu dünya kurulduğundan bu güne kadar olan bir gerçekti.
Yinede sevmiştim Vanlı Burhanı.Diyarbakırlı sabah koşusunu yapıp duşunu alıp yanımdaki tabureye otururken dün gördüğüm Yozgatlı gözünü ovuşturarak gelmişti yanımıza.Dün dikkatimi çekmişti boncuktan çok güzel kırmızı güller yapıyordu.Aslen Karslıymış bana senin suçun ne derken hakaret diyerek bende ona sormuştum senin suçun ne diye.Ben hırsızım dayı derken o kadar pişkin söyledi ben hırsızları sevmem derken yanımdan Diyarbakırlı ayağıma vurmuştu.Haliyle bozulup giderken Diyarbakırlı haklısında koğuşun üç beş kişi dışında hepsi hırsız gaspçı başın dolaşır derken sanırım haklıydı.
Diyarbakırlı uyuşturucu ve tarihi eser kaçakçılığından yatarken iki hemşerim cinayetten hükümlü diğerleri gasp hırsızlık ne ararsan vardı.İçeri girmiş gazetelere bakarken Erol gelmişti yanıma ikinci meydancı Ertuğrula enişte bir sigara versene derken hiç ikilemeden cebinden paketi verip giderken,dayanamadım.
-Ulan amma adamsınız ne ara enişte kayınço oldunuz?
-Eniştem ablamın kocası bakacak bana isterse bakmasın çeker ablamı elinden alırım.
Bu insanları gördükçe kendime olan kin ve nefretim her geçen dakika daha artıyordu.Ne acayip bir dünya ne acımasız bir zindandı burası.Erol’a suçun ne derken cebinden bir kağıt uzattı.Tam iki sayfaydı her paraf üç satır açılan dava dosya numaraları yazıyor içimden Gutenberg’e lanet ediyordum matbaayı icat ettiği için.Erol’un uzattığı kağıdı görse matbaayı icat ettiğine oda pişman olurdu.Kredi kartıyla dolandırıcılık bu olmalıydı.Erol’a eniştenin suçu ne diye sordum.O gülüşü yokmu mahpusta olduğunu unutuyordu insan,Erol,
‘’O hırsız dayı,bakır hırsızı’’
Ertuğrul duymuştu eğri bir gülüşle yanımıza gelip otururken oldukça iğreti oturmuştu.Önce Erol’a sonra bana gülerek baktı sonra,
‘’Yok aslında eski yıkılacak evleri alır çıkan malzemeyi satarım hurdacıyım ama bakır görünce dayanamıyorum.Sen Çankırı’lısın bilirsin,
Bir gün buraya geldim,gece o sizin büyük cami dediğiniz caminin arka taraflarında bir eve gece girdim.Bakır tencere kazan,bakır tavalar tam iki çuval doldurdum tam çıkacakken çuval duvara çarpıp ses yaptı.
Yatakta yatan yaşlı kadın ‘’oğlum baksana eve birimi girdi mahalleli hırsız var diyor ‘’derken ‘’Ana sen uyu korkma ben varken bu eve kimse giremez dedim.Kadın hadi oğlum sende yat artık ses yapma derken tamam diyerek evden çıktım ama arabanın içinde gülmekten koptum derken tuhaf olmuştum.Sanki vatanı kurtarmış gibi anlatıyordu elimi sıktığımın farkında bile değildim Erol enişte hadi sen işine bak derken kalkıp gitmişti.
O gün bir başkası sen bir hafta içinde denetimliye gidersin eşim gitti derken ikinci şaşkınlığı yaşıyordum.Suçunuz neydi dediğimde hırsızlık çalıntı mal satma ne ararsan var.Üçüncü senem eşim iki sene yatıp denetimli serbestliğe çıktı benim başka ceza vardı oda patladı derken koğuşa ısınmaya başladım ne acayip bir yerdi burası.
Öğle nasıl oldu bilmiyordum.4.masadaki yerime oturunca musakka,pilav,yoğurt şaka gibiydi.Birinci sınıf lokantada bu kadar lezzetlisini bulamazdım.Ertuğrul fazla pilav isteyen varmı derken tabağımı uzatmıştım.Çok garipti çoğu pirinç pilavını yemiyordu.Bende inadına çok seviyordum.
Gazi banyo yaparsan sıcak su var derken ben almayayım demiştim.Yanımda oturan Dursun baygın gözlerle dayı sen ne çektin derken bir an şaşırıp nasıl dedim.Dursun ne bileyim ilk gün akşama kadar tepkisiz burada oturdun sabaha karşı yattın,dün dalgındın ama bu gün iyisin.İyiydim iyi olmak zorundaydım.Dursun yine ısrarla sordu Dayı sen ne çekiyorsun diye?Sanırım haklıydı memleket havası çekmiştim bu gün.
1.GÜN
Sabah kalkıp imareti geçerek büyük cami önüne kurulan köy pazarına uğramıştım.Oradan markete uğrayıp çay ve reçel almış anıta yürümüştüm.Anıt alanında bulunan polis evi karşısındaki büfede arkadaşın çayını içiyordum.O girdi içeri memleketin meşhur mimarı.Büfeden sigara alan hanıma Hidayet başkanı gördün mü diye sordu.Görmedim cevabını alınca bana bakarak çıktı.Arkadaş seni görünce beti benzi attı Azrail’i görse böyle bakmazdı derken güldük.Çayım bitmiş biraz oturup sana kolay gelsin diye çıkmıştım.Birini daha ziyaret edecektim iş bankası önünde eşkıya gibi çevirmişti polisler.
-Hayırdır ne var?
-Seni içeri alacağız?
-Dün konuştuk pazartesi gelip teslim olacağım?
-Zorluk çıkartma.
Haklıydı ama haksızdı.Daha dün konuşmuştuk pazartesi teslim olacaktım.Oysa ben ona üç ay önce demiştim hakkımda yakalama kararı var evdeyim gelin alın bu ceza bitsin diye.Gelmemişlerdi gerçi kimse infaza yanaşmıyordu.Mahkemelere giriyordum Savcılıkta ifade veriyordum hakkında yakalama var alalım demiyorlardı.O gün Valinin özel kalemi içeri girip çıkınca senin başvuruyu Emniyete yollamışlar dedi.Emniyete girdim ikinci kattan geri indim.Girişteki memura kimliğimi uzatıp bana ziyaretçi kartı ver dedim ne gerek var dedi.Sen ver kimliğide kontrol et gereği yapılsın dedim.
Dilekçe Emniyette yoktu her kata sordum.Aşağı indiğimde ekip gelmişti hakkında derken biliyorum dedim.Ama memleket Valisi bilmiyordu.Yasa değişmiş bir yıldan az cezası olanlar açık cezaevine yollanıyordu.10 gün izim hakkımdı.Savcılıkta işlem yapıldı elime 10 gün içinde teslim olmam için belgem verildi.Gitmeyecektim memleket zindanları varken ne işim vardı başka memleketlerin zindanında.Geç olmuştu yetişemedim sabah vilayeti esaretine alan Cemaatçiler bana hortlak görmüş gibi bakıyordu.Özel kalem müdürünün nutku tutulmuştu dilekçe Emniyette yok başvurum nerede dedim sözle olmadı yazılı verdim.
Arabaya binmiştik önce emniyet sonra doktor,
C.13.KOĞUŞ 4.gün SATRANÇ
‘’toprağım oynayalım mı ama kahvesine’’
‘’Bende kahve yok kantin Perşembe günüymüş’’
‘’Tamam toprağım bir dal sigarasına’’
‘’Bak arkadaş satranç bilmiyorum ben’’
‘’Tamam toprağım bizde dama oynarız’’
‘’İyide onuda bilmiyorum’’
‘’Tamam toprağım bir dal sigara ver hangisini istersen öğretirim.’’
‘’Belamısın sen ben seni bir yerden tanıyorum çıkartamadım Kızılcahamam’lımıydın sen?’’
‘’Yok toprağım sende bana yabancı gelmedin’’
Tanıyordum bu adamı ama nereden?Ne kadar insan birikmiş anlağımda,nedense hiç biri gelmez aklıma 24 saatin 25 saati sen varken yanımda.Aslında sanada arada lanet etmek istedim ama olmuyor unutamıyorum da nedense,en çok bu soruyu soruyorum kendime neden hala bendesin diye.Adam çok uzaklara gittin derken dönmüştüm.Cebimden bir sigara uzatıp istediğin sigara olsun derken yüzü değişti.Amaç onda değil vakit geçsin hemde kazanmak veya kaybetmek derken güldü tanıdım seni derken ben hala bulamamıştım.
Gülerek Ulustan geç İsmetpaşaya gel derken tamam dedim.Şimdi sizin Çankırılıların kahvesi önünden yürü köşede dur derken beynimde canlanmış tamam derken yerde sandık arkada ben dedi.Ne oldu bana dördüncü günde bile kendime gelememiştim bozulmasın diye ayakkabı boyuyorsun dedim.Aşkolsun toprağım biz öyle onun bunun ayakkabısını parlatacak adammıyız derken bulmuştum.Bul karoyu al parayı ulan Aksaraylı maça derken hah şöyle sen artık mahkumsun alış demesi incitmişti beni.Dün sabaha kadar ne işim var burada diye kendime sormuştum.
2.Gün
Koğuşa giderken yanımda yürüyen memur seni neden Çankırı’lılar koğuşuna değilde bu koğuşa verdiler anlamıyorum içeride dikkat et kendine!
Demir kapı açılınca girmiştim içeri.İri yarı pehlivana benzeyen şahıs koğuşta ranza yok yatağını merdiven altına bırak orada yatarsın dediğinde duvara yaslamıştım.
Ben seni kimselere benzetemedim.Ben yıllarca geceleri en parlak yıldızla gündüzleri sonsuz gökyüzüyle sen diye sohbet ettim.Burada payımıza kibrit kutusu büyüklüğünde bir gökyüzü düşüyor ve içinde ne bir yıldız ne kanat çırpan bir kuş yok.Birde yağmur yağıyordu dün gece,ilk defa yağmur bana ben yağmura tutsaktım.Payıma bir damla bile düşmedi senden bir selam düşmediği gibi.Sen hep bir alamettin kalbimde senelerdir hep kıyamet yaşattın.Yinede unutuyorum arada seni.Taş duvar soğuk demir senide bana tutsak etti sanırım.Sonunda alındı maça sen düşün diyerek masadan gitti.Benim mahpusta olupta sana geldiğim gibi.
Kaçıncı gün?
Sabah sayımdan sonra açılan avlu kapısı.
Avluda çekirge var bu mevsimde.Kış yerini bahara bırakmış hava oldukça güzel.Açık kapıdan gelen temiz hava üşütmedi bu sabah.Kimse kahvaltı yaparken kapı açık demedi.Kahvaltıdan sonra bazıları battaniye havalandırıyor kimileri çamaşır yıkıyor leğende sıkma faslıysa imece usulü.Karşılıklı sıkılıyor çabuk kurusun diye.
Cihan yine aynı.Sabah erken kalktı her gün olduğu gibi.Banyosunu yapmış saçlarına joleyi sürmüş.Elimi saçına uzatırken yapma bozuluyor dedi.Neden her gün saçına jole sürüyorsun demiştim dündü galiba.Konuşmadan çekti gitti.Yine sordum içeride masalar var yemek,çay,televizyon avluya çıkıyorsun koğuşta yatıyorsun.Koğuşa sabah ve akşam gardiyanlar geliyor saçına kimse bakmıyor derken yine kızdı sanırım çekti gitti.Oradan biri dayı o sorunlu dedi.Sonra çoğu avluya çıktı volta atarken oturanlara bakınca çocukluğum aklıma geldi.
Kadınların el işi yaparak sohbet ettiği dar Sarı Baba sokakları gibiydi.Dördü yan yana oturmuş güneşte tığ işi boncuk yapıyor.Yanlarında iki kişi ellerinde ayna cımbız kimi sakalını kimi kaşını düzeltiyor.Ahmet dayı keyfin yerinde gülersin haftaya gidersin derken yok be dayı ondan değil şunlara güldüm.Ulan kimi kaşını alıyor kimi dantel örüyor mahalle karıları gibi derken suss diyor.
Çetin omzuma dokunup,
‘’Hava güzel avluda volta atıp sohbet ederiz’’
‘’Olmaz’’
‘’Neden?’’
‘’Tespihim yok’’
‘’Gel benle’’
Birlikte yukarı çıktık yatağının başındaki dolabı açıp o sarı tespihi elinde okşayıp koklayarak uzatırken,
‘’Kehribardır burada tanıştığım bir arkadaş hediye etti.Bu tespihi tam dokuz sene elinden düşürmeden çekti.Tahliye olurken bana uzattı.Biliyorsun kesme teşbih çekemiyorum dedim.Oda sen çekemezsen çekecek sevdiğin bir insan çıkar ona hediye edersin dedi.Hatırlıyor musun bir gün kahveye uğramıştın elindeki tespihe çok güzelmiş dedim al senin diye uzattın hala evde duruyor.Buda senin sende bu kafa varken daha çok karşılaşacağız buralarda çekersin.’’
Avluda ilk voltamdı Çetin arada dönmelerde benden tarafa döneceksin diyordu ama sıkılmıştım tek çaresi karşıdan gelen koğuş sorumlusuna omuz atmaktı derken atmıştım.Gülerek Hüsoyu çıldırtamazsın usta çay demini almıştır hadi çay içelim dedi.Çayları yudumlarken Hüso gülerek,
‘’Kapıdan girdin selam bile vermedin bir sandalye çekip otururken sana izinsiz kimsenin sandalyesine oturma dedim’’
‘’Ben otururum’’
‘’Bende bu koğuşun sorumlusuyum’’
‘’Napayım yani benmi yaptım seni sorumlu’’
‘’Dayı düzgün konuş ikimize dar gelir koğuş!’’
‘’Ben kalıcıyım beğenmediysen yürü git’’
Ya sabır diyerek avluya çıktım.Sana bakarken aklıma geldi yıllar önce biri bana sanayide ‘’La yürü git işine bak ben akşam getiririm arabayı’’ demişti.İşte o an tanıdım seni yanına gelip ‘’Sen tamircimiydin’’ diye sorunca evet derken kaldırıp sarıldım sana.
Hayat böyle bir şeymiş bir zamanlar tanıdığımız insanlar kaybolunca unutuyoruz.Demir parmaklıklar arkasında kaderin cilvesi olarak karşılaşıyoruz.
Daha dün,
dışarıda serseri bir soğuk,
odamın içinde ayaz ıslık çalar,
üşüyen ellerimi bedenim sarar,
bir hayal kursam senli,odama düşer mi bahar,
uzatsan ellerini üşüyen ellerim ısınır mı sabaha kadar. Derken elbette bu esarette bitecek bir gün…